Kadın Sisyphos / Melody Gardot Bölüm I


Bu yazının başlığı konusunda iki seçenek konusunda çok kararsız kaldım, ilki kazara yada Kazaen Şarkıcı idi . Bu başlık bana oldukça didaktik geldi, hem tüm olayı baştan anlattım bitti gibi oldu hem de her ne kadar tamamıyla gerçek olsa da olay biraz çocukluğumuzun Türk filmi formatına girdi, genç kadın kaza geçirir sakat kalır, genelde bizde kör olur, sonra pat aşkın gücü falan gözler açılır, aşıklar kavuşur halbuki Melody Gardot’yu bugünkü noktasına getiren geçirdiği korkunç kaza değil tam aksine kazadan sonraki mücadelesi ve direnişidir. İşte bu nedenle Kadın Sisyphos, oldukça feminen görünümlü bu kadına çok daha fazla uymakta.... hem mücadelesi, hem öyle bir kazadan sağ çıkması adeta gerçek Sisyphos’un ölüler ülkesine girip çıkmayı başaran tek canlı olması gibi etkileyici... Neyse, abarttığımı düşünen varsa yapacak bir şey yok... Ben yine de Melody Gardot’nun müziğini merak ediyorsanız bu mitolojik açılışlı yazıyı okuyun derim.

Melody Gardot’nun yaşamının ilk bölümüne göz attığımızda, sanatçının 9 yaşında piyano çalmaya başladığını 16 yaşından itibaren ise Philadelphia’daki barlarda Cuma ve Cumartesi geceleri 4 saat boyunca The Mamas & the Papas‘tan Duke Ellington‘a hatta Radiohead’e kadar geniş bir müzik aralığında, ama sadece kendisinin belirlediği parçaları çaldığı hakkında bilgilere rastlıyoruz. Bu müzik seçimi bizlere bugünlerde sunduğu caz ve blues’un kadınlara özgü bir tutkuyla yapılan karışımı olarak yansımış.

Genç Melody’nin yaşamı kendi halinde devam ederken 2003 yılında, daha 19 yaşındayken, uğradığı bir trafik kazası çok ciddi ve kalıcı yaralar almasına neden oldu. Bisikletiyle giderken bir jipin onu altına alması sonucu, başında, belkemiğinde ve kalça kemiğinde kısaca tüm vücudunda ciddi kırıklar meydana gelen sanatçı tam bir yıl boyunca, hastanede hiç kıpırdamadan sırt üstü yatmak zorunda kalır. Gardot’nun beyninde meydana gelen hasar tıbbi adı anomia olan, isimleri ve nesneleri hatırlayamama olarak özetleyebileceğimiz bir rahatsızlığa neden olur. Bunun sonucunda hayatımızdaki en basit şeyleri, örneğin diş fırçalamak ve yürümek, konuşmak gibi fonksiyonları yeniden öğrenmesi gerekir. Ayrıca hafızasında kısa ve uzun dönemler ile ilgili oluşan kayıplar en önemlisi ani ışık ve sese karşı gösterdiği kitlenme derecesinde tepkiler de tüm bunların üstünde yer almakta. Tüm bunları aşan, kendi deyimiyle her gün Everest dağına tırmanan, bir sanatçıyı ve müziğini “caz ve blues’un kadınsı bir tutkuyla yapılan karışımı” diye nitelemek asla onu ve müziğini hafife almak değil tam tersine bu tutkunun ancak bir kadında olabilmesine duyduğumuz saygıdan ileri geldigini belirtmekte fayda var.



Peki nasil olur da çoğu insanın tedavi sürecini bile atlatıp atlatamayacağı böyle bir kazadan bugünkü Grammy adaylığına ulaşır. Bunun sırrı kendi deyimiyle her gün Everest’e tırmanmasında, bana göre ise ölüler diyarından geri dönüp Sisyphos gibi koca koca kayalar yerine yeniden öğrenmek zorunda kaldığı kelimeleri beyninin bir köşesine yerleştirip ertesi gün belki de aynı kelimeleri yeniden öğrenip yeniden beynine yerleştirip muhtemelen de ertesi gün bunu yapacağını, yapmak zorunda kalacağını bilmekte yatıyor. Melody Gardot’nun bu inanılmaz iyileşme sürecine nasıl bir tedavinin yardımcı olduğuna gelince, bu topraklara hiç yabancı olmayan bir terapinin, müzik terapisinin tüm bu iyileşmeyi sağladığını görüyoruz. Yaşadığı hafıza kaybı ve ifade zorluğu gibi sıkıntıları müzikle atlatacağına inanan bir tıp adamının sayesinde, kendi deyimiyle bitkisel dönemini, yattığı yerde kendini müzikle ifade ederek, besteler yaparak geçirmiş. Bu arada her ne kadar piyano çalsa da bugün sıklıkla çaldığı gitarı gerçek anlamda yattığı yerden öğrenmiş. İlk albümünün adının Some Lessons, The Bedroom Sessions yani, bazı dersler, yatak odası seansları olması, ilk anda yarattığı cinsellik dolu izlenime rağmen aslında Melody Gardot’nun kendine has mizah anlayışının sonucu olarak yatalak olarak geçirdiği dönemle dalga geçen bir isim.

Hastanede yattığı dönemde bırakın şarkı söylemeyi ya da konuşmayı, mırıldanmayı bile yeniden öğrenen bir insanı şarkı söylemeye bu denli hangi içgüdü iter, böylesine bir tecrübeyi çok şükür ki yaşamamış olan, benim gibi insanların verebileceği bir cevap değil. Ancak müziğin tedavi edici etkisine veya en yalın haliyle müziğin kendisine olan inancının, onu ilk konserlerine vücuduna bağlı olan ve kısaca TENS denilen (Transcutaneous Electro-Nerve Stimulator kısaca acıyı azaltmaya yönelik, akü ile çalışan bir stimulatör/uyarıcı) bir cihazla çıkma gücünü verdiğini söylemek lazım. Müziğin kendisi için ne ifade ettiğni soranlara; müzik benim için her şey, benim mutluluğa sahip olmama, hatta bugün her kimsem o olabilmeme neden olan sebep diye açıklıyor. Başka bir röportajında müziği onu yattığı yerden elinden tutup kaldırarak nereye kadar süreceğini hesaplamadan beraber yürüdüğü bir insan, bir dost olarak tanımlıyor.

Yorumlar

Yorum Gönderme