Bu yıl, Haziran ayının son haftasında İstanbul’da esti ilk fırtına. Gerçi İKSV’nin artık neredeyse kırk yıla yaklaşan bir süredir düzenlemekle edindiği bu değerler ötesi birikimle, klasik müzikseverlere sıklıkla yaşattığı mükemmelliklerden biriydi, çok beklenmedik bir şey değildi, yani.
Ama şimdi kırk yıl bir tarafa da, 160 yıllık bir birikimin, artık nasıl ve nice olabileceğini siz düşünün, oluşturduğu “ekol”leşmenin ortaya çıkarıverdiği mükemmellikleri.
Evet, dünyanın en muhteşem orkestralarından Viyana Filarmoni Orkestrası, 23 Haziran 2010 günü, İstanbul Festivali kapsamında, Sütlüce’de, Haliç Kongre Merkezi’nin, – niyeyse 3000 kişilik yapılmış – müthiş (!) salonunda idi.
İki ay öncesinden haber aldığımız bu konserin coşkusu bizi Ankara’dan koparıp, Haliç’in hala, ince ince, hafif bir acı koku sunan, ancak tartışmasız çok keyifli düzenlenmiş kıyısında, asude bir akşamda, bu çok iddialı mekana taşıdı.
Gerçi o çok çekici ve keyifli düzenlenmiş kıyılarda, yağmalara karşı hala bitirilememiş yeşil tepelerin, Haliç’in durgun sularında oluşturduğu huzurlu ama neşeli gölgeleri, ne yazık ki kokoreç başta olmak üzere akla gelebilecek her türlü et ızgara ürününün kokularına eşlik etmekte, zamanında buralara yerleşmiş ve sanırım, meraklılarının coşkulu desteği ile hala buraları terketmemiş et lokantalarının sayesinde…
Salon muhteşem görünüyor. Akustik ile koltuk yerleşimi dışındaki her türlü donanımı ile.
Okyanısları geçip derelerde boğuluvermek bu olsa gerek.
3000 kişilk salonda, büzülerek oturmak, “ne gerek vardı bu kadar koltuğa, bir beşyüz tanesi eksik olsa, 155cm boyundaki insanların bile dizlerini sığdıramadığı koltuk araları sorunu olmazdı”, dedirtiyor insana. Ya da bir on metre daha derin yapılamaz mıydı acaba salon, mimari olarak?…
Ya o akustik yapacağız diye ölümlerden ölüm beğendirilmiş salon yapısına ne demeli? Koca orkestranın sesini balkonun en ön sıralarından dahi yeterli bir gövde ile algılamak mümkün olamıyordu. Bunda sanırım yan duvarlara ve tavana yapılmış uygulamaların yanısıra, salonun genel olarak derin değil, yayvan yapısının (Ankara’daki MEB Şura Salonu gibi – burada da ne çalmak, ne dinlemek pek keyif vermez diye biliyorum) ve “genel amaçlı kongre salonu” yapma kaygılarının, konser salonu yapma kaygılarının önüne geçmesi sonucu, illaki üstü teknik donanımla alçaltılmış ve mekan olarak salon hacminden, dolayısı ile dinleyici – seyirciden kopartılmış sahne yapısının etkisi çoktu. “En iyi akustik ölü akustiktir” hesabı, tamamen öldürülmüş bir salona, sarkıt bir dizi pahalı hoparlörü salkımını, yapay seslendirme ile devam et hayata, işte başarılan, ya da başarıldığı sanılan, bu. Ama bir senfoni orkestrası, tamamen doğal tınısı ile konser verdiğinde, sesini yükselteçden kısmışsınız da, öylesine bir taban müziği yapıyor kenarda, imgesi oluşuyor, konseri ruhunuzda duyumsamanız oldukça güçleşiyor.
W.A. Mozart’ın, Linz’deki aile dostuna yapacağı ziyaret öncesi, o sevgili dostunun işgüzarlığı sonucu, millete, “Mozart’ın yepyeni bir eseri Linz’de seslendirilecek” duyurusu yapması üzerine, o çılgın dahiliğini konuşturarak, hepi topu dört gün içerisinde çiziktirip yarattığı 36. senfonisi “Linz”, konserin ilk eseri idi.
Benim, Philharmonia ve Philadelphia orkestralarıyla kaydettiği, Ormandy, Haitink, Klemperer gibi devlerin ardından gelen genç soluk olarak, daha çok romantik çağ bestecilerinin eserleriyle sevdiğim usta yorumcu, şef Riccardo Muti’den, Mozart için fazla bir beklentim yoktu. Bu konuda Viyana Filarmoni ekolünün sarsılmaz tadından emindim ve onu bekliyordum. Ne olacaktı ki, Muti, işte kendince, “arkadaşlar, şurada azıcık asalım, burada azıcık coşalım”ın dışında ne müdahale yapacaktı ki? VPO gibi bir orkestranın başına geçsem, ben bile yönetirim, hele hele Mozart’ı, lafı mı olur, adeta, bas “play” tuşuna, çalsınlar bildikleri, ve tüm dünyaca kabul görmüş olan 160 yıldır bildikleri gibi, sen de elini kolunu salla…
İlk bölümlerdeki tutukluk hissi, Muti’nin günlük ruhsal durumu ile mi ilintili idi, yoksa o benim yukarıda bahsettiğim ön yargı ile mi ilintili idi, pek kestiremiyorum. Ama sanırım VPO’nun Mozart birikimini doruklarda yaşadığımız bölüm, senfoninin son bölümü idi, Mozart sa Mozart, işte budur.
Şu bölüm aralarında, dinleyen dostlarımızın kendilerine hakim olamayıp ve/veya, o kadar güzel hazırlanmış program notlarına azıcık gözatmaktan ne hikmetse kaçınarak, lütfedip eserle ilgili hiçbir bilgi edinmeden kopardıkları alkışlar olmasa, sanırım burnumuzun dibinde mükemmellik fırtınası estiren bu yüzün üstündeki usta müzisyen (tabii şefleri de) eserle bütünleşmeleri kesintiye uğramayacağından ötürü, çok daha keyifli ve mutlu olabilirlerdi.
Schubert’in sebebi hala pek bilinemeyen bitirilmemiş eserlerinden en ünlüsü, si minör 8. senfonisi. Bu, romantik Viyana ruhunu tüm titreşimleri ile tanıtan, sapına kadar Schubert olan eser, bir takım “magazin”sel çabalarla, başkaları tarafından bitirilmeye çalışılsa da, her zaman kendine has bir “bitmemiş” bütünselliği taşıdığından, olduğu gibi seslendirilmiş ve öylece sevilmiş. Belli bir birikim edinmiş her şefin, bu muhteşem eseri, bir kez de Viyana Filarmoni Orkestrası’ile seslendirmesi – kaydetmesi saplantısı mevcuttur, benim kafamda.
Ve evet işte, ne mükemmel bir köprü idi, Muti ile birlikte VPO’nun, Viyana’dan kalplerimize doğru kurduğu, konserin sevgili ev sahibi Güler Sabancı’nın dediği gibi.
Son eser Tchaikovsky’nin “Pathetique” başlıklı 6. senfonisi idi. Her zaman yüreğimi bir başka titretmiş olan ve ne hikmetse, hepsi de si veya si bemol minör olan eserlerin en “acılı”sı, en başta geleni… Hah, işte burada Muti’nin tanıdığımı sandığım kişiliğine gereksinim var. Ve işte o kişilik, bu muhteşem yaylı sazlar grupları, bakır nefesliler, tahta nefesliler ve vurmalıların ipek, ipek dokuduğu, 160 yıllık birikimin ortaya koyduğu bütünsellikle buluştu.
Ah o üçüncü bölüm sonunda kopuveren hoyrat alkışlar olmayıverseydi.
Son bölümdeki VPO çellolarının ağlayışı, Tchaikovky’nin hayatın(ın) bitişini betimlediği veda melodilerini o kadar duygularla aktardı ki, ben kelimelerle uğraşamayacağım şimdi. Hani, “anlatılmaz, yaşanır” hesabı, tam da öyle idi..
Bu fırtına, geçtiğimiz 2 Temmuz günü, bu kez İzmir’de, bu yıl yirmidördüncüsü düzenlenen uluslararası İzmir Festivali kapsamında, dünyanın en iyi orkestrası seçilen Amsterdam, Krallık Concertgebouw Orkestrası konseriyle yinelendi.
Birkaç yıl önce bizi, aynı orkestranın konseri için İstanbul’a çeken coşku, sıcak mıcak – rutubet mutubet dinlemeyip, koştura koştura İzmir’e çekiverdi.
İşte salon bu.
Kim önayak olduysa, kim kotardıysa, kim yönetip yönlendirdi ise, tanrım ondan milyonlarca kez razı olsun, ne diyeyim başka.
İşte konser salonu budur, arkadaşlar.
Sanırım ülkemizde daha doğru, daha “konser salonu” bir salon yok.
Konser salonu eşittir Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi Konser Salonu, İzmir. O kadar.
İzmirli sanatseverler. Umarım bu salonun kıymetini bilirsiniz, biliyorsunuzdur, bilmeye devam edersiniz. Bakın, söylüyorum, inanın bana, ben görebildiklerim içerisinde, ülkemizde başka yerde böylesini görmedim, varsa söyleyin oraya da giderim, mükemmel bir doğal ses konser salonu burası.
Salonun neresinde olursanız olun, orkestradan hiç uzak değilsiniz. Ama bu yakınlık sizi bütünlüğü algılamaktan uzaklaştırmıyor. Sahne bütünlüğünü tüm hacmi ile, tüm doğallığı ile algılıyorsunuz. Çalgıların sesleri tüm doğallıkları ve gerçek gövdeleri ile size ulaşıyor. Ama bu tektek algılama, bütünselliği doğal bir zenginlikle dolduruyor, işte en mükemmel ses kurulumundan beklenecek bu olmalı. “Hani “hificiler” için bir temel değerlendirme ölçütü olacaksa, işte burası bu deneyimi sağlar arkadaşlar, benim naçizane düşüncem bu…
İlk eser, Wagner’in, Franz Liszt’in kızı olan sevgili eşi Cosima’ya adadığı, ve yıllarca aile mahremi içinde kalıp, zaman içerisinde yaşanan bazı maddi sıkıntıları aşmak üzere yeniden düzenleyip genel sanat ortamına sunduğu, adını sevgili oğlundan alan Siegfried Idyll adlı orkestra eseri…
Wagner’in eşine, sevgili oğlunun çok sevdiği kuş cıvıltılarını, sabah güneşinin ilk pırıltılarını koyduğunu söylediği bu eserindeki doğa duyumu, italyan şef Daniele Gatti’nin yönetimindeki Concertgebouw’un o eşsiz nefeslileri, dupduru arp “damlaları”, ve yürekleri sızım sızım titreştiren yaylıları ile ne kadar da “oracıkta, hemen oracıkta” idi.
Ya kornolar, ah o kornolar.. Ne kadar özeniyorum bu mükemmel orkestraların kornolarına ve diğer bakır nefeslilerine.
Aradan sonraki eser, bir Concertgebouw başyapıtı : Gustav Mahler’in 5. senfonisi.
Orkestranın efsanevi ve şu andaki onursal şefi, allah uzun ve sağlıklı ömürler versin, Bernard Haitink’in (maaşallah, tık tık tık) yönetimindeki eski Philips kaydı kulaklarımızda ve beklentimiz gerçekten çok yüksek, doğal olarak…
Yukarıda VPO için yaptığım yorumu yineleyebilirim, rahatlıkla… RCO’da, tıpkı VPO gibi, upuzun yılların biriktirdiği o muhteşem “ekol”leşme ile, Mahler’i sanırım kendiliklerinden çalarlar, yöneten ben bile olsam…
Ve öyle de oluyor. Bu beş bölümlü, uzun eserin nasıl olup da çabucak bittiğini anlayamıyoruz. O kadar almış ki bizi içine. Soluksuz dinliyoruz, cenaze marşının hüznünü, fırtınalı ikinci bölümü, fıkır fıkır “scherzo”yu, veda şarkısını izleyen neşeli son bölümü, her çalgıyı, o çalgıyı sanatıyla yücelten yorumcusunun sapasağlam “tuşeleri” ile, orkestra gövdesinin içindeki bağımsız, dimdik duruşları ama bir o kadar da diğerleri ile “elelelikleri” ile.
Yırtınıyoruz adeta, en “holigan” maç sevdalısı halimizle sesimiz kısılırcasına, muhteşem akustiğin duvarlarda çırpına çırpına yükselttiği “bravo”larımızla, ve patlatıyoruz adeta kulakları, bu muhteşem salonda kıpkırmızı kesilen avuç içerimizin sele dönüşen alkışları ile…
Tarihi bir gece idi bu, tartışmasız, tarihi bir gece daha:
Amsterdam Krallık Concertgebouw Orkestrası, Wagner, Mahler ve Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi Konser Salonu, 2 Temmuz 2010.
Duyduk ki, Hollanda da dünya kupasında finale çıkmış.. ne alaka diyeceksiniz ama, bu mükemmel orkestranın usta sanatçıları, bu muhteşem salondaki icralarından ve dinleyicinin sevgisinden aldıkları keyfi, ülkelerinin ulusal futbol takımının dünya kupasında finale çıkması ile aldıklarını düşündüğüm keyif ile karşılaştırmışlar mıdır, acaba?..
Biz inanılmaz çok keyif aldık, orası kesin ve her saniyesine, her kuruşuna sonuna kadar değdiğini düşünerek, yorucu gece seyahati ile Ankara’mıza döndük.
Umarım hem VPO’yu, hem RCO’yu, hem de dünyanın diğer büyük orkestralarını, bir şekilde ve yine, ülkemizdeki konserlerinde dinleme olanağı buluruz, bu muhteşem etkinlikleri ıskalamayan sanatseverler olarak yaşamımızı keyifle sürdürürüz…
Hadi buyrun bakalım, Bodrum D-Marin’de de, 19 Temmuz’da ingiliz Krallık Filarmoni Orkestrası’nın (Royal Philharmonic Orchestra) konseri varmış, hem de bizim değerli İdil Biret’imizin, tartışmayacağım bir ön yargı ile muhteşem olacağını düşündüğüm, Chopin 2. Piyano Konçertosu ve Schumann Piyano Konçertosu yorumları ile…
Ama oldu mu şimdi ya, ben yaşlı başlı bir adamım, bu kadar gece yolculuğunu kaldıramayabilirim, ne yapacağım şimdi?.. Gidebilen, orada olan tüm klasik müzikseverlere çağrımdır, ne olur ıskalamayın bu etkinliği.
İçten sevgilerimle.
Asım Uysal












